Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Mengen °C
(<)img src="https://placehold.it/120x600">
deneme kod arasında img'den önce ve en son (<)kapama işareti arasında boşluk olmayacak < img src="https://www.5banners.com/store/img/cms/00102.gif" >

Merhametsiz bir Kentleşme Macerası – İstanbul – Adil GÜRKAN

05.03.2021
435
A+
A-

Yedi tepesinin her hangi birisinden aşağıya bakınca, ben her zaman bir kentten çok fazlasını gördüm. Yaratanın İstanbul’u Dünya’ya bir hediye olarak göndermiş olduğunu düşündüm.

2000’lere kadar bu devam etti. Ne zaman bir tepsine çıksam ve Boğaz’a, Haliç’e baksam, yeryüzünün bütün çapkın uygarlıklarını yakıp kavuran bir fettan güzel gördüm.

Ama bu gün değil..

Bu gün çok farklı bir İstanbul görüyorum.

Yorgun… Bezmiş.. Sırtına taşıyamayacağı kadar ağır yük binmiş bir kent.

İstanbul’un yarım asır öncesini görmüş.. Hazzını almış bir Anadolulu olarak,

Ben derim ki, Ey Anadolu’nun bozulmayan kentleri…

Size,  Dünyanın en düzenli, en kadim, en sevecen, en merhametli, en sanat aşığı kenti nasıl berbat edilir… Bunu anlatayım önce..

Buradan bir ders çıkaralım…

Önce bir hayal kuralım..

“Başka bir İstanbul olsaydı” diye soralım. Neler olurdu, tahmin edelim. Bir işe yaramasa da o eski güzel günlere methiyeler düzelim…

İstanbul 1900’lerin başındaki gibi kalsaydı.

Hatta bir benzetme daha yapalım. İstanbul’u Fatih Sultan Mehmet gibi bir irade yönetseydi.

Bu muhteşem kentin başında, hiç kimsenin inancına, etnik kökenine karışmayan, bilim, sanat, kültür aşığı bir lider olsaydı.

Başta mimarisi olmak üzere, her şeyi ile o günkü İstanbul olsaydı.

İstanbul’un kadim renkleri kaybolmasaydı

Göçler ve göç ettirmeler olmasaydı.  İstanbul, Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin, velhasıl, kaybolmuş ne kadar renk varsa hepsinin bir arada yaşadığı bir kent olarak kalsaydı.

Merhaba başta olmak üzere, onlarca dilde selamlaşma sözcükleri İstanbul sokaklarından taşıp, saygı ve sevginin işaretleri olarak gökyüzüne yükselseydi.

Kenti ziyaret eden gezginler sokaklardaki selamlaşma çeşitliliğine gıpta ile baksalardı.

Onlarca ayrı dil konuşan dost sinelerden onlarca dost ses ile selamlaşma olsaydı.

İstanbul, bu günkü gibi, betondan ibaret olmasaydı. Dağ, taş, dere, tepe, ova, bayır çimentonun ve kumun çirkin suç ortaklığı ile katledilmeseydi.

Arnavut kaldırımları kalsaydı. Geceleri boza, turşu suyu satanlar kalsaydı. Omzuna bir sırık alıp, iki ucundaki tepsilerde yoğurt satanlar kalsaydı.

Sokaklar, zerzevatçısı, yorgancısı, hallacı, kalaycısı, muslukçusu, dondurmacısı, sütçüsü ile dile gelseydi.  Günün herhangi bir anında kulaklarımız onların dost sesi ile sakinleşseydi.

Bu kenti, duygusuz bir kapitalistleşmeye rehin bırakmasaydık.

19 yüzyıl İstanbul’unu plansız, programsız, heyecansız bir büyümeye kurban vermeseydik…

İstanbul’da zaman 19 yüzyılda donsaydı.

Şu hızlı, acımasız, saygısız ve sevgisiz Dünya’da…

Bir yudum sevgi arayanların…

Geçen yüzyılın aşklarını hala yaşatmaya çalışanların..

Sanatçıların

Sistemin vahşi çarkları tarafından hayallerine kan doğrananların

Dört ayaklı dostlarımızın

Kuşların

Sığınağı olsaydı.

Benzeri olmayan mutfaklar ehlinin elinde yaşamaya devam etseydi.

Vakti zamanında gelip İstanbul’a yerleşmiş Gürcüler, Arnavutlar, Kürtler, Lazlar, Ermeniler, Rumlar, Türklerle birlikte yarattıkları muhteşem İstanbul mutfağı ile bütün Dünya’ya meydan okusalardı.. Lezzet cennetinde kendisinden geçmek isteyenin ilk durağı İnsanlığın kadim mirası İstanbul olsaydı,

Bu Rum yemekleri İstanbul’un seçkin lokantalarında sunulsaydı.

Koliva – Ahtapot Yahni – Kurkuti – Cicirya – Rum Kurabiyesi -Rum Usülü Közleme –

Papagiannis – Pabucaki – Tropita – Sinkonta -Rum Usulu Soslu Patlıcan -Kabaklı Otlu Börek – Kidonito – Babagannuş – Saganaki – İstifno – Sakızlı Balık Çorbası

Bu Ermeni yemeklerini her sokakta bulabilseydik..

Düğün Çorbası – Süt Çorbası – Un Çorbası – Nemçe Arpası Çorbası – Makarna Çorbası -Salep Çorbası – Kapyoka Ve Salep Çorbası – Topik – Badem Sütlü Topik – Ermeni Usulü Etli Pilav – Herrisa – Havidz – Dalak Dolması – Basturma – Baharatlı Kurutulmuş Yoğurt – Hay Usulü Yaprak Dolması – İşbabyan – Tarama – Anuşabur

İstanbul 4-5 milyon nüfus ile kalsaydı.

Türkler, Kürtler, Lazlar, Ermeniler, Rumlar, Gürcüler, Yahudiler Dünyada eşi benzeri bulunmaz, rengarenk bir yorgan gibi serilseydi bu güzel tepelere.

İstanbul, betonun, çimentonun, demirin acımasız ayakları atında ezilmeseydi..

Ne olurdu?

Ne olacak?

Dünya, İstanbul’u görmek için kuyruğa girerdi.

İstanbul, sanatçıların, felsefecilerin, bilim insanlarının, yazarların sığınağı olurdu.

İstanbul turizmine paha biçilemezdi.

Türkiye’nin güzel kentlerine not

Ey güzel Anadolu’nun, Trakya’nın kendi halinde, kendine emanet, kendine özel şehirleri..

Lütfen siz kalmaya devam edin…

Lütfen daha fazla göç vermeyin…

Lütfen daha fazla göç almayın

Lütfen doğanızı, suyunuzu, hayvanlarınızı koruyun..

Tarihiniz öylece kalsın..

İnsanlarınızın yüzündeki o içten gülümseme öylece donup kalsın. Sizin merhametinizin canlı işareti olsun.. Ey Anadolu’nun güzel şehirleri, adını başkalarının koyduğu çocuklar gibi olmayın… Gelecek sizin…

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.